Ölmeden Ölebilmek
Ölümü hiç düşündünüz mü? Ya da nasıl öleceğinizi hiç merak ettiniz mi? Yalnızca bu sorular bile can sıkıntınızı arttırmaya yetiyor hatta artıyor ise ölümü az düşündüğünüzün ya da düşünmediğinizin yahut düşünemediğinizin sinyallerini veriyorsunuz demektir. Peki, etimolojik olarak gayet saf ve masum bir kelime olan ‘’ölüm’’ kelimesine bu denli soğuk, itici vasıfları yüklememize sebep nedir/kimdir? Sualimizin cevabı, gerçekleşmesi dahi kati olmayan muhayyel amaçların peşinden koşan, ancak gerçekleşeceği(bizler için) zaruri, tecrübî bir hakikat olan ölümü umursamayarak, onun varlığını olumsuzladığını zanneden (hazret-i) insan olabilir mi?
Sosyolojik açıdan bakıldığında fani(ölümlü/ homo-mortalis) olan insanın fanilik vasfıyla diğer hayat sahiplerinden ayrılmadığını görürüz. Çünkü ölüm her canlı(hayvan) için mutlak ortak bir paydadır. Bu ortak payda (analitik psikolojinin kurucusu) Jung’un terminolojisiyle ortak bilinçaltının ürünü olan ‘’bir arketiptir’’.Yani geçmişi, şu anı ve geleceği kapsayarak insanların öğrenme iştiyakını kabartan bir ‘’bilin(e)meyendir.’’ Bu bilme merakı birçok bilgiç/bilgin/bilge’nin nazarlarını bu noktada yoğunlaştırmasını gerektirmiştir. Misalen, ünlü psikolog Freud, ölüm içgüdüsünü(thanatos) hayatın nihai amacı ilan ederek, Nietzsche ölümü lugatından silip, ölümsüz olanın, içinde yaşanılan yaşamın ta kendisi olduğunu söyleyerek kötümserlik ve ümitsizlik bataklığında çırpınmaya, çırpındıkça da batmaya devam etmişlerdir. Varoluşçuların,’’ insanın dünyadan ayrı bir varlığının olmadığı ve insandan da ayrı bir dünya olamayacağı’’görüşü, onların da tadacakları ‘’ölümü’’ hiç bu kadar güldürmemişti…
Ölüme biraz da ”Marifetname”nin perspektifinden bakalım : ‘’Ölümden o kimse korkar ve çekinir ki ölümün mahiyetini bilmez veya konuÅŸan nefsin baÅŸlangıç ve sonundan haberi olmaz veya zanneder ki, beden cüzlerinin(parçalarının) ayrışmasından kendi zatına yokluk olur. Ya şüphe eder ki ölümden sonra bu cihandan habersiz kalır.’’Freud ve Nietzsche’nin ölümden duydukları korku, ÅŸimdi daha iyi anlaşılabilir.
‘’Herşey zıttıyla kaimdir(sabittir, vardır)’’kaidesince, yaşamın her ne kadar ölümü düşünmeye bir afyon niteliğinde olduğu su-i zan edilse de, yaşam ile ölümün birçok noktada birbirleriyle örtüşüp, birbirlerini tamamladıkları, bir diyalektik oluşturdukları görüşündeyim. Nefesin bir süre alınamaması durumunda ölüm ve yaşam arasındaki ‘’bir nefeslik’’ ince ve manidar çizginin nasıl da ortaya çıktığını görmek hiç de zor değildir. Şu halde yaşam zıttı olan ölüm ile kaimdir. Bir nefes değil de ‘’tüm nefeslerin’’ bu farkındalık ile alındığında, insan için, yaşam ile ölüm arasındaki bu homojenliğin kavranmasının daha kolay hale gelebileceği kanısındayım.
Ab-ı hayattan içip hiç ölmeyeceklere bir teklif: Yaşamak için ölmeden ölün!
Ölmeden öl ki ölünce “öldü” demesinler..