Tek Hakikat Var,Evet Bellediğim Dünyadan…
”Her bilgi ideolojiktir.” der Mannheim…Mutlak hakikati yalanlayıp bilakis,yaklaşık bir hakikatin varlığına inanır.Bilgi sosyolojisinin babası Mannheim,belki de birçok ideolojinin içerisinden kendine hiçbirini uygun görmediği için”ben hakikatim”de diyememiş…Bilgi sosyolojisi de zaten Lytotard’ın ”ortada tek bir akıl yok,çeşitli akıllar var” sözünde olduğu gibi ideolojilerin türediği,”aklın yolu birdir” idolünün yıkıldığı bir raddede kökleşmiştir.
Artık düşünce,düşünce olarak devşirilmemekte; düşünce,onu doğuran sosyolojik,psikolojik,iktisadi etmenleri ve bunların ardılları üzerinde durularak ele alınmaktadır. Bilgi sosyolojisi de kısmen budur zaten…
HANGİ BİLİM?
Mannheim,bilime/bilim insanlarına da güvenini yitirmiştir.Ben de Mannheim’ın görüşünü büyük ölçüde benimseyerek ekseri bilimsel kuramda ve tezde,onun kuramcısının,düşünce süzgecinin, yaşadığı Zeitgesit’ın(zamanın ruhu) etkili olduğu görüşündeyim. Mannheim,”olgular,rakamlar kendilerini anlatmazlar.” der. Bu önermeyi, ”olgular,rakamlar ancak anlatılır.” olarak yeniden yapılandırdığımızda ; bilim insanı ve onun kuramı arasındaki bu subjektif çizgi daha iyi anlaşılabilir. Nitekim 19.yüzyılda oluşturulan ekollerin,yapılan deney ve kuramların ırk/din/cinsiyet ayrımına kurban gitmesi,Mannheim’ı biraz daha haklı kılar nitelikte…Bunun en canlı misallerinden biri Watson’dur herhalde.Davranışçı psikolojinin kurucusu olan Watson,insan cevherini ”etki-tepki(stimulus-response) bağlamına kadar indirmiş,çocuk yetiştirme konusunda -akıl almaz- naif kuramlar oluşturmuştur. ”Onları asla kucaklamayın ve öpmeyin,kesinlikle kucağınıza oturmalarına izin vermeyin.Eğer zorunluysanız,iyi geceler dedikleri zaman sadece bir kez alınlarından öpün.Sabahları onlarla tokalaşın.Eğer çok zor bir görevi olağanüstü bir başarıyla yerine getirirlerse başlarını hafifçe okşayın.Bir kez deneyin.Bir hafta içinde çocuğunuzla mükemmel derecede nesnel ve aynı zamanda arkadaşça bir ilişkiye girebilmenin ne kadar kolay olduğunu göreceksiniz.” *Bu naifliğin sebebi Watson olduğu gibi,mitoslardan,ananelerden, alışkınlıklardan,ve dahi dinden sıyrılmak isteyen toplum ve toplumun mekanik dünya görüşüydü.
TARAFSIZ BİLGİ(HANİ NEREDE?)
Ulaşılması gerektiği halde ulaşılamayan objektif bilgiye/bilgine/bilgeye, ülkemiz yazılı,görsel medya kaleydeskopundan baktığımda karamsarlığımın,yerini kötümserliğe bıraktığını hissetmekteyim.Kanaatimce haddinden fazla Mannheimci(!) olan medyamız ”taraflılık” dozajını halkına biraz fazla zerk etmektedir. Yoksa , zaten dramatizasyon ve aşırı cinsellikten aşınmış görsel medyamızın; aynı haberi, bu kadar farklılaştırmadaki başarısı,gazete köşelerinin,kalemşörlerin atış poligonu haline gelmesi,aksi takdirde hangi korelasyon ile alakalandırılabilir?..
HAK TEADDÜD EDER Mİ?
Mannheim’ın hakikat hakkındaki görüşlerini benimsememekle birlikte biraz eski(zaten yenisi olmayan) ulemamıza/bilginlerimize bir nazar etmemizi salık veriyorum. Filozoflara(sofestaiyye) kılıç kuşanan kelamcılarımız(ehli sünnet),eşyanın hakikatinin sabit/var olduğuna,tabir-i diğerle ”hakikatin tek olduğuna” inanmışlardı. Onlar ”ben hakikatim” diyebiliyorlardı. Sabitlikte, huzurun,dinginliğin olduğunun farkındaydılar belki de… Tek olanı adetlendirip, varolan sukunu,durmadan yükselen bir vaveylaya,bühtana değişmediler. ”Düşüncelerine inanmıyorum ancak,onları ölümüne savunurum”gibi empatinin doruklarına(!) çıkmadan ya da bir düşüncenin kör savunucuları olmadan ben hakikatim diyebildiler.Şairi dinleyelim:
Tek hakikat var,evet bellediğim dünyadan
Elli,altmış sene gezdimse de şaşkın şaşkın
Hepimiz kendimizin,bağrı yanık aşıkıyız
Sade,ilanı çekilmez bu acaibi aşkın…
*Modern Psikoloji Tarihi/Schultz,Schultz
Tek hakikat vardir. O da belli digerleri ancak dogru olabilir hakikat degil. Hakikatle dogru da ayni sey degil. Cok guzel de bu yaziyi bir de medya baronlarina okutmak lazim
tarafsız bilgi hayatta ulaşmak isteyip de elde edemediğimiz cevherlerden. ben en çok buna yıllardır akılmış durumdayım. hangisi doğru ?
re-minder’a : Aradığınız sorunun cevabı yani bu arayışın ”ne kadar doğru olduğu” Weber ve Haberması göz önüne aldığımızda daha anlamlaşacak.Weber, bir düşünürün tarafsız olması gerektiğini söylerken Habermas böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söylemiş.Ben de Habermasın görüşünü benimsiyorum.Ayrıca bunla da kalmayıp ”refleksif düşünce”kavramıyla kişi(gazeteciler) ve kurumların(haber programları vs) oto-kritik yani öz eleştiri yapmaları gerektiğini söylemiştir.Yani biz ne kadar kendimize dönüp/durup/düşünüp o şekilde doğrunun/hakikatin peşine düşersek,yaptığımız şey de (haber) de o kadar ”taraflılık”tan sıyrılır hakikate bir o kadar yaklaşılmış olur diye düşünüyorum…(Ben de o takılıp duranlardanım,yoksa bu yazıyı yazmış olmazdım…)